15 Temmuz 2019 Pazartesi

Unutma ağla ve kardeşlerine sıkı sıkı sarıl ...

Ne zaboravi da plačeš i drži svoje braće i sestre
Unutma ağla ve kardeşlerine sıkı sıkı sarıl ...

4 Nisan 1992 gecesi Sırplar, Saraybosna’nın tepelerini kuşattı. Bir ay önce referandumla bağımsızlık kararı alan Bosna-Hersek’teki Müslüman çoğunluğu yok etmek istiyorlardı.
Öncelikli hedeflerinde Saraybosna vardı. Burayı ele geçirirlerse biliyorlardı ki savaşı kazanacaklardı.
Kuşatma tam 1425 gün sürdü. Bu süre boyunca şehre günde ortalama 329 havan topu düştü. Aşırı Sırp milliyetçisi Çetnikler, Saraybosna’nın (ve Tuzla, Mostar, Zenica, Bihaç, Travnik vd.) acısını Müslüman köylerden, kasabalardan çıkardılar; binlerce insanı inançlarından dolayı öldürdüler.
Savaşta; 312 bin insan öldü. 35 bini çocuktu.
Kuşatma altındaki Saraybosna’da ölen çocuk sayısı 1566 idi.
İki çocuğunu şehit veren Halide Boyadzic, bu acılı analardan sadece biriydi...
Evleri, Saraybosna tepelerine yakın "Sivri Kayalar" bölgesindeydi. Sırp Çetnikler ağır silahlarıyla saldırıya geçtiklerinde, kayaları kendilerine siper yapıp karşı koyuyorlardı.
Yine bir gün...
Çatışmanın tam ortasında mühimmatları bitti. Yağmur gibi mermi yağıyordu üzerlerine. Çaresizdiler. Halide’nin biri 14, diğeri 16 yaşındaki iki oğlu, evlerinin bodrum katında sakladıkları el bombalarını getirmek için kayaların ardından çıkıp koşarak eve gittiler. Tam eve girmişlerdi ki...
Halide Boyadzic’in feryadı o günkü çatışmayı sona erdirdi. Eve havan topu düşmüştü...
İki oğlunu şehit veren Halide, komşularından beyaz bir çuval istedi. Oğullarının parçalarını ağaçlardan, kayalardan toplayıp o beyaz çuvala koydu. Sonra...
Sonra komşularından beyaz bir çuval daha istedi. Komşuları şaşırdı. Acısına verdiler. Ancak...
Halide Boyadzic ikinci çuvala bombayla paramparça olan güvercinlerin cansız bedenlerini toplayıp koydu. "Bunlar da benim çocuklarım, onları da kendi ellerimle gömeceğim" dedi...
Saraybosna tepelerine keskin Sırp nişancılar yerleşmişti. Uzun namlulu silahlarıyla Bosnalıları tek tek öldürüyorlardı. Herkes sığınaklarda yaşıyordu. Ancak bir gün değil, bir hafta değil, bir ay değil kuşatma 44 ay sürdü.
Gün geldi; çocuklar havasız renksiz sığınıklarda yaşamaktan bıktılar. Her ne kadar onları eğlendirmek için sığınıklarda şarkılı oyunlar düzenlense de çocuklar dışarıda koşmak, oynamak istiyordu.
Ve bir gün...
2 Ocak 1994. Öğle üzeri...
Dışarıda kar yağdığını öğrenen altı çocuk, kızakla kaymak için sığınıktan gizlice çıktılar.
13 yaşındaki Nermin, 12 yaşındaki Indira, 11 yaşındaki Daniel, 8 yaşındaki Mirza ve Admir ile 5 yaşındaki Jasmina neşeyle kaymaya başladılar.
Sığınıktaki anneler, silah sesleriyle dışarıya fırladı. Kar, kan kırmızıya boyanmıştı. Altısı da ölmüştü. Altısı da yıkanmadan, "karanlığa okunan ezanlardan" sonra toprağa verildi.
Komutan, o sıcak günlerde Saraybosna’da bir gece sabaha karşı nasıl sandalyeye çöküp hüngür hüngür ağladığını anlattı:
"Yorucu bir çatışmadan çıkmıştık. Tan ağarmaya başlamıştı.
Bizimle çatışmalara giden kadınlar da vardı. Çoğu daha önce eline silah bile almamıştı. Ama şimdi hepsi askerdi. Hepsini onar kişilik takımlara bölmüştüm; hepsinin başına da içlerinden birini ’komutan’ atadım.
Savaşa rağmen hayat devam ediyordu. Kahvaltı yapmaları için, Türkiye’den gelen büyük bir kaşar peynirini onlara verdim. Sevindiler.
Bir köşeye çekilip çayımı içerek dinlenmeye başladım; istemeden gözlerim komutan kadına çevrildi. Kadın peyniri on parçaya değil on bir parçaya ayırdı. Hem merak ettim hem de biraz sinirlendim; on kişiydiler, ama o on bir parçaya ayırmıştı peyniri. Böldüğü peynirleri tek tek dağıttı; kendisine iki parça alınca, yerimden fırladım ve bağırmaya başladım. Hırsızlıktı bu. Savaşta bunun cezası ölümdü.
Bağırmama, sözlerime kadınlar çok şaşırdı. Korktular. Yardımcım Bosnalı asker olayı açıkladı:
Kadın on birinci parçayı mahallesindeki yatalak yaşlı bir kadın için almıştı.
Ancak yatışmamıştım; çünkü Bosnalı kadının peynir götürdüğü ihtiyar kadın Sırp’tı!
Üstelik, bu Sırp ihtiyar kadının oğlu, kendisini besleyen Bosnalı kadının gelinini ve torununu öldürüp Çetniklerin yanına dağa kaçmıştı.
Savaşın gerginliğiyle ağzıma ne geldiyse söyledim; silahımı alıp dışarı çıkacakken kadınlar yolumu kestiler. Peynirleri getirip önüme koydular.
Kadın, ’Komutan, sen nasıl Müslüman’sın; o ihtiyar komşumun ne suçu, ne günahı var; o bir şey yapmadı ki; oğlu yaptı!’ dedi.
Birden dona kaldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Sandalyeye çöktüm, hüngür hüngür ağladım..."
Bu acımasız savaşta topyekûn birilerine "iyi"; birilerine "kötü" derseniz, polis Vesna Doyuz’a haksızlık yaparsanız.
Vesna Sırp’tı. Ama savaşta Bosnalı Müslümanların safında yer aldı. 30 kişilik birliğiyle İgnam Dağları’nda Sırp Çentiklere karşı savaştı. Ve bir gün yardımcısı Adnan ile birlikte şehit düştü. Mezarı Bayramiç’teki şehit mezarlığındadır.
Bitmedi: Vesna öldüğünde oğlu Teo on yaşındaydı. Aradan yıllar geçti; Teo Türkiye’de askeri okulda okudu.
Bugün üsteğmen rütbesinde Bosna-Hersek Ordusu’nda görev yapıyor. Arkadaşlarına babasının nasıl bir kahraman olduğunu anlatıyor...
Bosna-Hersek’te Müslümanların etnik bir soykırıma tabi tutulduğunu Türk Devleti biliyordu.
Biliyordu ama uluslararası sözleşmeler gereği diplomasi dışında pek "bir şey" de yapamıyordu.
İşte bizim komutan etnik savaşın başladığı o ilk günlerde aklına "tüccar" olmayı koydu. En iyi "pazar" da Saraybosna’ydı.
"Üniformasını çıkardı" ve Saraybosna’nın yolunu tuttu.
Bosnalılara "ticaretin inceliklerini" öğretti!
Görevi bitince, pardon "ticareti" bırakınca, tekrar üniformasına kavuştu!
O, isimsiz-mezarsız-idealist kahramanlardan sadece biriydi...
BOSNA’da bugüne kadar 300 toplu mezar bulundu.
Rivayet odur ki:
Bosnalılar savaş sırasında artık sayıları yok olmak üzere olan kelebekleri takip ederlermiş.
Bilirlermiş ki kelebekler dağların, tepelerin en ıssız yerlerinde yetişen bir çiçeğin üstüne konarmış. Kelebeklerin konduğu o çiçekler, sadece toplu mezarların bulunduğu yerlerde yetişirmiş.
Bu çiçeğe "ölüm çiçekleri" adını vermiş Bosnalılar. Bosnalılar, o kelebekler, o çiçekler sayesinde ölülerine kavuşmuşlar. Ve bugün bir kelebek görseler hemen heyecanlanıp peşine düşüyorlar.
Çünkü 18 bin kişi hálá kayıp...
Bosnalı Müslümanlar savaştan en çok zarar gören kesim oldu. Bunun sebebi olarak; erken davranıp silahlanmamaları; hızla örgütlenememeleri ve savaşmayı bilmedikleri gibi nedenler gösterilmektedir.
Aslında asıl neden bunlar değildi.
Asıl neden; onlar hálá Osmanlı’ydı!
Onlar hálá Fatih Sultan Mehmed’in 1478 yılındaki fermanına inanıyorlardı:
"Ben Fatih Sultan Mehmed Han, bütün dünyaya ilan ediyorum ki, kendilerine bu padişah fermanı verilen Bosnalı rahipler ve kiliseler ile her din ve milletten herkes himayem altındadır ve emrediyorum ki, ne padişahlık eşrafından, ne vezirlerden veya memurlardan, ne hizmetkárlardan, ne de imparatorluk vatandaşlarından hiç kimse bu insanların özgürlüklerini sınırlamayacak ve onlara zarar vermeyecektir!"
Bosnalı Müslümanlar, Yugoslavya’yı bir arada tutan Mareşal Tito’nun da bu fermana bağlı kaldığını biliyorlardı.
Ancak.
Doğu Bloku’nun yıkılması Yugoslavya’yı da parçaladı; 6 bağımsız, 2 özerk cumhuriyet kuruldu.
Bosna-Hersek’te 1 Mart 1992 tarihinde yapılan referandumda halkın yüzde 99.4’ü bağımsızlığı onaylayınca, Sırplar, Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’yı kuşattı. Mahalleler bölünmeye, barikatlar kurulmaya başlandı.
5 Nisan günü, çoğunluğu genç olan Bosnak, Hırvat ve Sırp gençler barış mitingi düzenlediler. İlk ateş bu mitingde açıldı; iki gencecik kız öldürüldü ve olaylar başladı ...
Türkiye’deki sağcılar, solcular, İslamcılar, komünistler, Aleviler, Sünniler, Türkler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar, Hıristiyanlar, Yahudiler; bu topraklarda yaşayan herkes birbirine sarılsın.
Aksi durumda akıllarına bile gelmeyecek olayların yaşanacağını bilsinler.
Bosna acılı bir örnekti.
Yeter ki ders almasını bilelim...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

1924 Erzurum Depremi ve ATATÜRK

1 EKİM 1924 - ATATÜRK'ün, Erzurum'da "Depremden Zarar Görenlere Yardım Komisyonu"nun çalışmalarını denetlemesi ve fe...